Ana Sayfa Genel 5 Mart 2026 3343 Görüntüleme

Fantastik Bir Yontu Ustası: “Aloş”

Türk heykel ve gravür sanatının en özgün değerlerinden Ali Teoman Germaner, namıdiğer Aloş, 8 yıl önce bugün aramızdan ayrıldı. Onun kendine has fantastik dünyasını ve bronza üflediği ruhu anmayı kıymetli buluyorum.

Annesinin küçük yaşlarından itibaren “Aliş” türküsünden esinle “Aloş” diye çağırdığı bu yetenekli çocuk, zamanla meslek yaşantısında, okul çevresinde hatta eğitimcilik yıllarında bu mahlasla anılacaktı… 1934 yılında İstanbul’da doğan Germaner, çocukluğundan itibaren sanata doğal bir eğilim gösterdi ve ailesinden destek gördü. Ayrıca o dönemler evlerine, abisinin arkadaşı, akademi öğrencisi Şadi Çalık’ın gelip gitmesi genç Aloş’a ilham veriyordu.

Henüz 15 yaşındayken o zamanki adıyla Güzel Sanatlar Akademisi’nin lise dengi olan orta kısmına girdi. Akademi’de ilk hocası; Nazi Almanya’sından kaçarak Türkiye’ye gelen ve burada modern heykel eğitiminin temellerini atan ünlü heykeltıraş Rudolf Belling oldu. Öğrenciler tarafından sevilen Belling; Aloş için yaşlı, yıpranmış ve canından bezmiş bir bölüm başkanıydı. Ardından Zühtü Müridoğlu ve Ali Hadi Bara gibi dev isimlerin atölye hocaları olarak atanmalarıyla Aloş’a yeni bir dünyanın kapıları aralandı. Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Halil Dikmen’le de mesai yapma şansı yakaladı. Yanında yetiştiği hocalarını yıllar sonra sevgiyle anacaktı:

“… Hiçbir zaman hocalığı ve bizlerden yaşlı olmalarını bizlere karşı imtiyaz olarak kullanmadılar, daima eşit meslektaşlar gibi ilişkilerimiz vardı. Sanırım bu onların hem tevazularından hem de zekâlarından kaynaklanan bir yaklaşım biçimiydi. Kendi doğrularını kendilerine sakladılar ve öğrencilerinin kendi doğrularını bulmaları için çabaladılar.”

Mete Ünal, Semra Germaner, Ali Teoman Germaner, Ataman Demir, Zeynep İnankur, 1970'ler, Fotoğraf: SALT Arşiv
Mete Ünal, Semra Germaner, Ali Teoman Germaner, Ataman Demir, Zeynep İnankur, 1970’ler, Fotoğraf: SALT Arşiv

Adalet Cimcoz’un yönettiği, Sabahattin Eyüboğlu’nun kurmaylığını yaptığı Maya Sanat Galerisi’nde ilk kişisel sergisini 17 yaşında açan Aloş, Doğu Müzesi’nde karşılaştığı mühürlerden esinlenerek eski yakma tekniğiyle ahşap plakalara kazınmış karmaşık desenler sergiledi. Eski uygarlıkların görsel kültürü ile onların içsel dünyası arasında keşfettiği bağlantı, onun için yeni bir yaratıcı sürecin başlamasını tetiklemişti… Bu dönemde Sabahattin Eyüboğlu, Akşam gazetesinde bir yazı kaleme alacaktı:

“… Aloş’un bir tek insanın kaşını, gözünü anlatmaktan daha başka kaygıları var. Amma doğrusu bu kaygılar birçok yeni ressamda olduğu gibi Aloş’ta da henüz nereye gideceğini pek bilemeden yeni bir biçim dünyasında, merakla geziniyor gibidir. Her yaptığı şey kendi şahsiyetine, düşüncesine mal olmuş, yani tam manasıyla benimsenmiş değil henüz. Amma her aldığını zevkle, usturupla alıyor. Ya çevresinden yahut kendi kendisinden daha büyük, daha devamlı siparişler aldığı zaman Aloş’un şimdiki çiçekli ağacı yaman meyveler verebilir.” 

Aloş ise Maya’yı, yaptığı işin yelpazesinin genişliğini fark ettiği, okulun duvarlarının ötesine geçebileceğini anladığı, kendi kuşağından pek çok sanatçıyı da tanıma fırsatı yakaladığı, “sermayesi yürek” olan mütevazı ama entelektüel bir ortam olarak değerlendirecekti.

Aloş, taşı yontmakla yetinmedi, desen çizmeyi bir yaşam biçimi haline getirdi. 1952’de Aliye Berger ile tanışması ve kısa süre yanında çalışması sayesinde gravüre olan ilgisi de arttı. Tarih 1961’i gösterdiğinde Fransız hükümetinin bursuyla Paris’e gitti. Goetz atölyesinde teknik öğrenip gravür çalışırken sanatın özgürlük duygusu iliklerine kadar işleyecek olsa da yıllar sonra İstanbul-Paris mukayesesinde kendi yurdundaki akademiyi daha dinamik, hoca-öğrenci ilişkilerini de hiyerarşiden uzak, birbiriyle alışveriş halinde meslektaşlar olarak betimleyecekti…

1965’te İstanbul’a dönen Aloş’un artık meyve veren ağacı, Eyüboğlu’nun kehanetini doğruluyordu. Ülkesine dönen artık yalnızca bir heykeltıraş değildi, kâğıt üzerinde de giderek devleşen bir sanatçıydı. Aynı yıl önemli bir eseri olan, İstanbul Manifaturacılar Çarşısı içerisinde bulunan “Soyut Kompozisyon” adı duvar rölyefi gelecekti… “Tepeden bakan” anıt heykellere ise hep karşı durdu.

Asistan olarak başladığı Akademi’de, 1970’te doçent, 1976’da da profesör oldu. 2001 yılında emekli olana kadar, ömrünün büyük kısmını, öğrencilerine hem sanatı hem de insan olmayı öğreterek geçirdi. Atölyesi ise onun âdeta evi barkıydı. Sabahın köründe oraya girer; bronzla, taşla, ağaçla konuşurdu. Öğrencilerine de şablonlara hapsolmamalarını öğütledi hep. Yontmaktan hiç emekli olmayacağını söyleyen Aloş, 2004’ten itibaren İstanbul Grafik Sanatlar Müzesi (İMOGA) bünyesinde yer alan özel atölyesinde üretmeye devam etti. Sanat yaşamı boyunca çok sayıda kişisel ve karma sergide yer aldı, sayısız heykel, desen ve baskı üretiminde bulundu.

Hayatındaki en büyük dönüm noktası, kimseye benzemeyen görsel bir dil icat etmesiydi belki de. İnsanın içindeki o ilkel, vahşi ve gizemli tarafı kurcalamayı seviyordu. Eserlerinde de bildiğimiz insan figürleri yoktu; yarı insan yarı hayvan, doğaüstü, bazen ürkütücü çokça da bilge yaratıklar vardı. Ürettiği eserlerle yeni bir evren kuran Aloş, modern Türkiye sanat tarihinde kendine ait bir mitoloji yaratmayı başarmış nadir isimlerdendi.

Bize bıraktığı “Aloşnâme” serisinin bir kısmı, aslında Türkiye’nin ilgili dönemine bir atıftır: 60’lı yılların öğrenci hareketlerinden, 70’li yılların siyasi ortamına, ordunun siyasete müdahalesi sonrası tırmanan çatışmalara, suikast girişimlerine, faili meçhul cinayetlere, idamlara ve ardından 1980 darbesinin yarattığı o huzursuz ve karanlık günlere… Desenlerinde karşımıza çıkan kötücül ruhlar, küçük tabutlar, ölmüş yaratıklar, insan ile makinanın birbirine karıştığı figürler, dönemin ruhunu yansıtan çarpıcı çalışmalardır. Üstelik günümüzden bakıldığında insanoğlunun söz konusu olduğu bir yerde dün ile bugün arasında çok da bir fark olmadığını gözler önüne seren öngörülü yaklaşımlardır:

“Bu yaşa değin çok alıcı kuşlar gördüm, keskin, yaralayıcı pençeleri, ürkütücü gagaları vardı. Hele tehdit dolu, saldırgan gözleri… Çeşit çeşit yılanlara rastladım. Tanımlamaya dilim varmaz. Nice varlıklar geldi geçti gözümün önünden. Her biri, bir iz bıraktı. Suyun derinliklerinde, en sert çalkantıları umursamaz deniz kabukları gördüm, içine çekilmiş, kayıtsız. Tüm gördüğümü, zamanı mekâna katmış, insanın içinde gördüm.” (Ahu Antmer söyleşisinden)

Mehmet Güleryüz, Koray Ariş, Özer Kabaş, Erkal Güngören, Ali Teoman Germaner ve Saim Bugay, İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi, 1970’ler, Fotoğraf: Salt Arşiv
Mehmet Güleryüz, Koray Ariş, Özer Kabaş, Erkal Güngören, Ali Teoman Germaner ve Saim Bugay, İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi, 1970’ler, Fotoğraf: Salt Arşiv

Akademi koridorlarından atölyesine uzanan hayat yolculuğunda; desenle heykeli, gerçekle fanteziyi birbirinden ayırmayan bir bütünlük kurdu; Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde yetiştirdiği sayısız öğrenci için bir hoca olmanın ötesinde, sanatın ahlakını ve disiplinini temsil eden bir ekoldü. Heykelin sadece formdan ibaret olmadığını, bir hatırlama ve vicdan meselesi olduğunu öğretti.

Onun heykellerine baktığımızda, bronz ve taşın ötesinde, yarı insan yarı hayvan yaratıkların ve doğaüstü varlıkların hüküm sürdüğü bir dünyaya adım atarız. Bu figürler, insanın en ilkel korkularını, arzularını ve varoluş sancılarını temsil eder.

Bugün onun anısı önünde saygıyla eğilirken, yarattığı o fantastik “mahlukların” gözlerinden dünyaya bakmaya, hayatın gizemini ve sanatın iyileştirici gücünü aramaya devam ediyoruz.

Aloş’un izini sürmek isteyenlere, Bozlu Sanat Yayınları tarafından hazırlanan, sanat tarihçisi Ahu Antmen’in kaleme aldığı “Aloşnâme: Bir Heykeltıraşın Felsefe Taşı kitabı doğru bir kılavuz olacaktır.

Normlara meydan okuyan ve gelecek nesillere ilham veren vizyoner bir sanatçı olarak iyi ki geçtin bu yerküreden Aloş!

Tüveyç Demir

Yorumlar

Yorumlar (Yorum Yapılmamış)

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

Hazır Site by Uzman Tescil