Ana Sayfa Genel 18 Şubat 2026 177 Görüntüleme

Epstein ve Sanat Dünyasının Karanlık Yüzü

Sanat dünyasını beyaz, steril galeri duvarları, müzâyede evlerindeki iç gıcıklayan zarif çekiç sesleri ve estetiğin kutsanması üzerinden okumaya alışkınız. Bu kusursuzluk elbette bir illüzyon ve bu illüzyon perdesi aralandığında, karşımıza çoğu zaman güç zehirlenmesinin, dokunulmazlığın ve kan donduran küresel ağların o büyük resmi çıkıyor. Sanat eseri, kapitalizmin en üst basamağında, estetik bir obje değil artık. Suçun, kara paranın, korkunç sırların saklandığı, oldukça şık bir paravan olarak işlev görüyor. Bu çürümenin en net kanıtı ise Jeffrey Epstein vakasının ta kendisi.

Geçtiğimiz günlerde ABD Adalet Bakanlığı’nın kamuoyuna açık şekilde yayınladığı yeni dava dosyaları, sanatın nasıl bir kibir ve sapkınlık gösterisine dönüştüğünü tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi. The Guardian’ın kapsamlı araştırma ve analizine ve Artnet News’in doğrudan dava dosyalarından teyit ettiği resmi e-posta kayıtlarına göre, çocuk istismarından hüküm giymiş bir suçlunun asistanı Sarah Kellen, Temmuz 2011’de çalışanlara tüyler ürpertici bir kargo talimatı veriyordu. [1] Talimat, Hollandalı ressam Cornelis Cornelisz van Haarlem’in, Romalı askerleri annelerinin kucağından aldığı bebekleri katlederken sahneleyen meşhur 1591 tarihli Masumların Katliamı tablosunun 9×9 feet (tam olarak 2,74 x 2,74 metre) bir kopyasının New Mexico’daki Zorro Çiftliği’ne asılması yönündeydi. [2] Doğrudan dava dosyalarından alınan e-posta şu şekilde: “Fedex the painting he had made of the Massacre of the Innocents to the ranch. It’s the large 9’x9′ canvas that we had rolled out for him to see in the entry way where they are killing babies.” (Masumların Katliamı için yaptırdığı tabloyu çiftliğe Fedex ile gönderin. Bebekleri öldürdükleri, girişte görmesi için açtığımız 9×9 metrekarelik devasa tuval).

Cornelis Cornelisz van Haarlem, The Massacre of the Innocents, 1591, Lahey'deki Mauritshuis Koleksiyonu.
Cornelis Cornelisz van Haarlem, The Massacre of the Innocents, 1591, Lahey’deki Mauritshuis Koleksiyonu.

Bir çocuk istismarcısının, böyle bir vahşet tasvirini evinin girişinde devasa boyutlarda sergileme arzusu, hastalıklı bir zihnin yansıması mıydı sadece? Bu aynı zamanda, sözde kurumsal sanat dünyasının ikiyüzlülüğüne atılmış müstehzi bir kahkahaydı. Zira Epstein bu perde arkasındaki karanlık şovunu tek başına sergilemiyordu. Eserlerin “kirli” geçmişini sinsice silen müzâyede evleri ve sanat tarihinin milyonlarca dolarlık başyapıtlarını vergi kaçırmak için takas aracı olarak kullanan MoMA eski başkanları gibi saygın(!) kurumsal işbirlikçiler, bu suç ağının estetik aklayıcıları olarak başroldeydi. [3]

Sanat piyasasının en temel kurallarından biri “provenans”, yani eserin geçmiş sahip bilgisidir. Bir eserin ünlü bir koleksiyonerin elinden geçmiş olması meşruiyetini kanıtlar ve piyasa değerini artıran bir unsurdur. Fakat söz konusu Epstein gibi zehirli bir figür olduğunda, piyasanın bu değişmez kuralı yerini “tarihi yeniden yazma” çabasına bırakıyor.

Aralık 2025’te Artnet News ve piyasa analiz platformu Realtor.com’un ortaklaşa yürütmüş olduğu araştırma, söz konusu aklama operasyonunun en somut örneğini ortaya çıkardı. Epstein’ın Manhattan’daki meşhur malikânesinin merdiven boşluğundan indirilen ve hayli ürkütücü görünen, Fransız sanatçı Arnaud Kasper’e ait olan ve sadece 1.500 dolara alıcı bulan, tavandan sarkan gelinlikli kadın heykeli ve evdeki diğer sanat eserleri, New Jersey merkezli Millea Bros müzâyede evi tarafından sessiz sedasız satıldı. Skandal olan kısım şu ki, müzâyede evinin satış kataloglarında eserlerin kökenine dair bilgilerde Epstein’ın adı tamamen gizliydi. Müzâyede mekanizması, eserin geçmişini şeffaf şekilde sunmaktansa, elitlerin utanç verici sırlarını örtbas eden bir temizlik şirketine dönüşmüştü.

Müzâyede evleri sistemin “temizlik” kısmını üstleniyorsa, kurumsal sanat ağlarının zirvesindeki isimler de işin “finansal kalkan” ayağını oluşturuyor diyebiliriz. Dünyanın en prestijli sanat kurumlarından MoMA’nın eski Yönetim Kurulu Başkanı Leon Black’in faaliyetleri bu durumu onaylıyor.

ABD Senatosu Finans Komitesi Başkanı Senatör Ron Wyden’ın yürüttüğü soruşturmanın resmi metinlerine ve New York Times’ın araştırmalarına göre, Black, “vergi ve miras danışmanlığı” kılıfı altında Epstein’a yıllar içinde tam 158 milyon dolar ödemişti. Bununla da kalmayıp, paha biçilemez sanat eserlerini doğrudan bu karanlık ağın içine soktu. [4] Senato kayıtları, 2016 yılında Black’in 25 milyon dolarlık bir Alberto Giacometti heykelini ve 5 milyon dolarlık bir Georges Braque tablosunu doğrudan Epstein’ın kontrolündeki Haze Trust adlı paravan şirkete devrettiğini belgeledi. [5] MoMA gibi kültürel hafızayı inşa eden mutlak bir kurumun en tepesindeki isim, başyapıtları bir suçlunun finansal ağında vergi kaçırmak için takas aracı olarak kullanmış. Bu sıradan bir yolsuzluk değil. Bu, sanat eserlerinin ve devasa müzelerin, süper zenginlerin ahlâki iflaslarını gizlemek için kullandıkları kültürel bir perdeden ibaret olduğunu gösteriyor.

Bütün bu belgelenmiş skandallar zincirini tabii ki sadece birkaç yozlaşmış figürün ahlaki çöküşü olarak okumak eksik kalacaktır. Mahkeme dosyalarına ve senato raporlarına yansıyan Epstein ve Leon Black vakaları, bize sanat ekosisteminin keskin iktidar mücadelelerinin ve sınıf stratejilerinin çarpıştığı bir “alan” olduğunu net şekilde gösteriyor. Milyarderlerin paha biçilemez tablolara milyonlarca dolar akıtması, salt sanata duyulan o ulvi tutkudan ibaret değil. Daha ziyade devasa ekonomik sermayenin hızlıca kültürel ve sembolik sermayeye dönüştürülme zorunluluğuyla açıklanabilir. Epstein’ın o devasa tabloyu evine asma cüreti, satın aldığı sembolik sermayenin ona sağladığı dokunulmazlık hissinden besleniyordu.

Diğer yanda da Millea Bros gibi müzâyede evlerinin eserlerin kökenini bir çırpıda silivermesi veya Leon Black şahsında MoMA’nın bu karanlık ağın parçası haline gelmesi öyle münferit kazalar değildir. Bu, sanat yönetimi ekosisteminin tepesine yerleşmiş köklü bir “habitus”un sonucudur. Müzeler, galeriler ve müzâyede evleri, o elitlerin çıkarlarını korumayı ve mevcut güç dengelerini ne pahasına olursa olsun sürdürmeyi içselleştirmiş bir refleksle hareket etmektedir. Sanat tarihini sadece formların, renklerin, şekillerin evrimi üzerinden okuma dönemi çoktan kapandı. O bembeyaz galeri duvarlarının ardındaki kokuşmuş politik ekonomiyi deşifre etmediğimiz, kriminallerin sanatı nasıl rehin aldığını yüzlerine haykırmadığımız sürece, sanatın özgürleştirici gücünden bahsetmek elitlerin suçuna ortak olmaktan öteye geçmeyecektir. Eserleri var eden estetik değeri yine konuşuruz elbet ama önce, o eserleri vitrine koyan kurumların nasıl birer aklama makinesine dönüştüğünü konuşmak zorundayız.

Bu işin mide bulandırıcı başka bir yanı daha var. Bu alana yıllarca devasa bir entelektüel emek veren biz sanat tarihçileri amfilerde sanat tarihi eğitimi alırken, Kandinsky’nin tinsel formlarına, Michelangelo’nun ilahi oranlarına, Warhol’un popüler kültürü yıkışına kafa yorarken, hepimize idealize edilmiş, neredeyse kutsal bir meslek sunuldu. O büyük dehalar atölyelerinde ter dökerken eserlerinin karanlık ağlarda bir şifreye veya paravan bir şirketin bilançosuna dönüşeceğini düşünmemişti sanıyorum. Oysa bugün yaşamayan o onlarca yetenekli dâhi sanatçı ve ürettikleri başyapıtlar, iradeleri dışında kriminallerin elinde en masum haliyle bir vergi kaçırma kalkanı, en vahşi haliyle de bir kara para aklama aracı olarak kullanılarak suçun doğrudan unsuru haline gelmiş durumda. Akademinin en az galeri kadar steril koridorlarında hâlâ “sanat toplum için midir, sanat için mi?” diye o asırlık ve naif tartışmayı yürütürken, atı alan çoktan Üsküdar’ı geçti. Bugün sanatın yönünü eleştirmenler, akademisyenler, küratörler, sanat tarihçileri vs. belirlemiyor. Bugün sanatın yönünü, sanatla ucundan kıyısından duygusal veya entelektüel bağı olmayan, sermayesini aklamakla meşgul kriminaller belirliyor. Bir eserin değerini, onun estetik veya felsefi derinliği değil, off-shore hesaplarında ne kadar vergi avantajı sağlayacağı belirliyor.

Karşı karşıya kaldığımız bu tablo, öyle sıradan bir piyasa dalgalanması ya da basit bir kurumsal kriz değil. Bu, sanatın ontolojik çürüyüşüdür. Bize öğretilen o idealize edilmiş illüzyonu paramparça edip, kültürel sermayenin nasıl vahşi bir aklama makinesine dönüştüğünü yüzümüze çarpan acımasız bir gerçeklikle karşı karşıyayız. Bunu deşifre etmek ise akademik bir tercih değil, ahlâki bir zorunluluk. Çünkü artık açıkça görüyoruz ki, galeriler bir estetik alanı değil; kriminallerin birbirini akladığı dünyanın en pahalı, en steril ve en ahlaksız suç mahali.

Yorumlar

Yorumlar (Yorum Yapılmamış)

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

İlginizi çekebilir

Zorba / Nikos Kazancakis

Zorba / Nikos Kazancakis

Hazır Site by Uzman Tescil